Turkçe | English   

 
 
Köşe Yazıları
MEDENİ ve VAKUR DURMAK

11-12 Aralık’ta AB ülkelerinin Dışişleri Bakanları Brüksel’de bir araya geldiklerinde son 6 yıldır olduğu gibi yine en heyecanlı gündem maddesi, “Türkiye ile ilişkiler” olacak. Limanların açılması noktasında Avrupa Birliği’nin tutumu kafa karışıklığı yaratıyor. Bunun sağlanamaması durumunda Fransa-Avusturya-Kıbrıs ve Yunanistan, Türkiye’ye ceza kesilmesini istiyorlar.

 

Olayların gelişimini bir kez daha hatırlayalım. Türkiye ve K.K.T.C çözüm için uluslar arası toplumun önerisini benimseyerek Anan Planı’na destek vermişti. Rum tarafının “Hayır” oyuna karşılık Türk tarafı büyük farkla “Evet” demişti. Normal şartlarda beklenen referandumun sonucuna göre AB’nin K.K.T.C’ne uyguladığı kısıtlamaların kaldırılması gerekmekteydi. Ama maalesef bizle beraber tüm dünya “batı kurnazlığı” ile tanıştı. Her fırsatta dile getirilen “şark kurnazlığı” tüm hükmünü yitirdi. Gelişmelerin bu nokta gelmesinden sonra 17 Aralık’ta yaşanılan gerilimi esefle hatırlıyoruz. Kendilerine düşen ödevi yapmamakta ısrar eden kurnaz çocuk, şimdi bizi ev ödevimizi yapmamakla suçluyor. Suçlamakla kalmıyor müzakerelerin kesileceği tehdidini savuruyor. Diğer taraftan Türkiye’ye

Ortodoks Kilisesi ile diyaloğu güçlendirmek için gelen Papa’nın bizzat kendisinin bile inanmadığı, bunun ötesinde karşı olduğu “Dinler arası hoşgörü hareketi” yapılanların asıl amacını gizlemek için kılıf olarak kullanılıyor.

 

AB müzakereleri hiç şüphesiz birçok ülke için sıkıntılı geçmiştir. Özellikle muhafazakar ve köklü geleneklere sahip ülkeler bu süreçte daha fazla zorlanmışlardır. İngiltere’nin bile birliğe girmesi bir hayli güç gerçekleşmiştir. Başlarda sadece ekonomik topluluk hüviyetinde olan birlik, siyasi birliğe geçilmesinden sonra üyelik şartlarında yeni kriterler benimsemiştir. Bu kriterlerin en başında da “kültür” kavramı gelmektedir. Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi içine sindirememesinin nedeni de budur. Ekonomik gelişmişlik sadece durumu idare etmeyi amaçlayan taktik niteliği taşımaktadır. Eğer böyle olmasaydı 23-24 Kasım 2006 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen “Dünya Ekonomik Forumu”nda açıklanan ve dünyanın önde gelen yatırımcıları arasında yapılan ankette “Yeni yatırım yapacak olsaydınız hangi ülkeleri tercih ederdiniz?” sorusuna “Hindistan, Çin, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Endonezya” sıralamaları yapılmazdı. Dünyanın önde gelen yatırımcılarının gözdesi durumuna gelen bir Türkiye, Avrupa ekonomik gelişmişliğini yeterli mi görmektedir? Yoksa geleceğin dünyasına ömrünün yarısını tatille geçiren yaşlanmış ve kendi dünyasına kapanmış olarak mı hazırlanmak istemektedir? Elbette ki hayır. Avrupa kültürel ve dini farklılığı çağlar byu olduğu gibi şimdi de içine sindirememektedir.

 

Türkiye  gibi coğrafi ve nüfus bakımından büyük ülkelerde, kültürel ve ekonomik gelişmişliğin homojen bir yapıya kavuşması zaman almaktadır. Kaldı ki AB üyeliğinin amaçlarından biri de ekonomik ve kültürel gelişmişliğin sağlanmasıdır. Müzakere sürecinde bunun gerçekleşmesini istemek yersiz bir uğraştır.

 

Tüm bunlar karşısında geçen yazımda belirttiğim “İki Yüzlü Avrupa” gerçeğiyle yüzleşmek v sağduyumuzu ve medeni duruşumuzu koruma zorunluluğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Medeniyetin beşiği olan Anadolu’nun bize aşıladığı, kültürlerin, dinlerin ve ırkların birlikteliğini kusursuz olarak başaran bir kültürün mirasçısıyız. Buna karşın batı her türlü ayrımcılığın ve sömürgeciliğin liderliğini çağlar boyunca yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir. Sultan Abdülhamit, Türk-Rum gerilimi tırmanıp kötü olaylar olmasın, dünyadan Türkiye’ye o gözle bakılmasın diye İstanbul’un fethi kutlamalarının gösterişli bir şekilde yapılmasını yasaklamıştır. Atatürk’ün Ayasofya’yı müze yapmasının da sebebi tamamen siyasi ve rasyoneldir. Bu şekilde Ayasofya’nın kiliseye çevrilmesi yönünde öteden beri gelen baskıları boşa çıkardığı gibi, herhangi bir dinler arası gerilme Ayasofya sembolü ile Türkiye’nin muhatap olmasını önlemek için Ayasofya’yı müze yapmıştır.

 

Sonuç olarak Avrupa düşünce ve diyalektiğini yeniden gözden geçirmek zorundadır. Dünyada barış ve refahın yeniden sağlanmasının yegane yolunun önyargılardan arınmış düşüncelerin hayata geçirilmesinden geçtiği unutulmamalıdır. Türkiye’nin AB üyeliği bu tür bir düşüncenin hayata geçirilmesine eşsiz bir örnek olacaktır. Tersi durumunda dünya da barış ve refahın her fırsatta sağlanacağını iddia edenler güvenilirliklerini kaybetmektedir. Masum ve barışçı düşüncelerin ardına sığınarak dünyayı şiddet ve terörün kucağına atanlar, kendilerinin de aynı dünyada yaşadığını bir an önce farkına varmalıdırlar. Olumsuzluklara rağmen Türkiye bir köprü olarak medeniyetler arası diyaloğun sağlanması için çalışmaya ilelebet devam edecektir. Bu duruş medeni ve onurlu bir duruş olarak kuşaklara miras olarak kalacaktır.




Faaliyetler
11.04.2018
TİKAD Başkanı Sayın Nilüfer Bulut, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı Sayın Mevlüt Uysal´ı makamında ziyaret etti.


23.03.2018
TİKAD'ın destekleyen kuruluş olarak katkı sunduğu "Biz Geleceğiz" Projesi 23 Mart Cuma günü "Çocuk İhmal ve İstismarı" konulu sempozyum ile başladı.


15.03.2018
Sayın Emine ERDOĞAN Hanımefendi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde bir öğle yemeği verdiler. 15 Mart, Perşembe günü gerçekleşen yemeğe TİKAD Başkanı Sayın Nilüfer BULUT da katıldı.


09.03.2018
Tunus'un önde gelen iş kadınlarından oluşan Tunus iş heyeti ve TİKAD, gerçekleştirdikleri toplantıda karşılıklı iş birliği ve yatırım fırsatlarını görüştü.


09.03.2018
TİKAD üyeleri ve TİKAD Yatırım A.Ş yönetimi; 9 Mart'ta birlikte gerçekleştirdikleri toplantıda, kadınların güçlenmesi amacıyla hayata geçirecekleri projeleri değerlendirdiler.


Tüm Hakları Saklıdır. Copyright © 2011 Türkiye İş Kadınları Derneği